1001 Gece Masallarında Dediği Gibi; Kahire’yi Görmeyen Dünyayı Görmüş Sayılmaz…

 

Mısır.. İlk olarak Nil’in taşması sonucu bulunan takvimden ötürü duyarız adını. Sonra Hititlerle Kadeş Antlaşması’nı yapan Firavunuyla.

Kadîm bir medeniyettir bakıldığında Mısır. Firavun’lar, Fatımîler, Osmanlılar, Hidivler.. Sonrasında Kral Faruk, Cemal Abdül Nasır, Mübarek, Mursi.. Biraz da olsa demokrasi ve ardından tabiki askeri rejimler..

İlk olarak tarih kitaplarında adını duyduğum Mısır’ın Kahire iline giderken acaba hangi Mısır beni karşılar diye düşünüyordum. Hepsini ayrı ayrı buldum bu mütevazi beldede.

Tarih gömülü bu şehirde, cuma günü geldi mi hangi mescide gideceğinizi şaşırırsınız. Ziyaret edeyim dediğiniz zaman müzeleri, sarayları hangisinden başlayacağınızı bilemezsiniz.

Ama siz siz olun Han El Halil’den orada da Fişhavi kahvehanesinden başlayın. Kimler mi gelmiş bu kahveye? Mehmet Akif, Necip Mahfuz… Bir de siz uğrayın ve zaman tüneline girin tarihe açılan bir kapı olan Fişhavi’den. Ağır ağır çalan Ümmü Gülsüm’ün Enta Omri parçasına karşın Mısırlıların bağıra bağıra konuşmaları arasında kahvenizi yudumlayın.

Şehri gezerken size küçük bir öneri; taksicilerle baştan sıkı pazarlık yapın yoksa trafikteki her olumsuzluğun sebebi olup fazla ücret ödemeye zorlanabilirsiniz.

Piramitlere daha girmeden etrafınızı saran satıcılara, pazarlamacılara aman dikkat! Piramitlerden çıkana kadar yakanızı bırakmayacaktır hiçbiri, demedi demeyin.

Eğer kapıdaki satıcı ile uzlaşma sağlayabilirseniz Arap’lara uygulanan fiyat ile piramitlerin bulunduğu alana girebilirsiniz. Ama sıkı pazarlık biraz da uyanıklık.

Uyanıklık demişken Mısır’da yaşamak insanı hep uyanık tutar. Sürekli peşinde devletin var olduğunu hissetmek, insana temkinli ve soğukkanlı olmayı öğretiyor.

Hatta bir keresinde evimize giren misafirden ötürü, Muhaberata çalışan apartman kapıcısının şikayeti üzerine, eve elektrik faturası kesmeye gelen memur evde kalan bütün fertlerin Türkiye’deki ailelerinin ne iş yaptığına kadar tek tek not almıştı.

Ama siz bunlara, baskılara ve takiplere takılarak uzak durmayın İslam medeniyetinin kutlu beldelerinden biri olan Kahire’den.

Son satırlarımı Mısır’daki klasik ifade ile tamamlayayım: اخدمني أخدمك (bana hizmet et ben de sana edeyim)

 

Allah İkinci Bir Yemen Türküsü Yazdırmasın

Havada bulut yok bu ne dumandır?

Mahlede ölüm yok bu ne figandır

Şu Yemen elleri ne de yamandır

Ah o Yemen’dir gülü çemendir

Giden gelmiyor acep nedendir?

4 tümen ile savunmuşuz Yemeni zamanında. Hicaz’dan Asir’e, Sana’dan Hudeyde’ye. Önce sıcakla, sonra açlık ve susuzlukla imtihanı olmuş askerin çöl topraklarında.  Başarılı da olmuşlar ta ki Hicaz demiryolunun Şam – Medine arası hattı kesilene kadar. Sonrası mâlum hikâye…

Yakmış yüreğimizi gözü yaşlı yolladığımız askerimiz. Türküler söylenmiş dualar edilmiş arkalarından. Peki ya sonuç? Kimisi gözü kör edercesine esen rüzgârın olduğu çölde şehit düşmüş, kimi savaştan sonra vatan toprağına dönmeye çalışmış ta Kahire’ye, Şam’a, Beyrut’a kadar gelmiş ancak o vakitlerde işgal altında olan bu topraklardan öteye bir adım geçemeden geriye dönmüşler. Şu an Yemen’de bilinen Mahveyt, Ma’rib köyleri bu engelleri aşamayıp geride kalan askerlerimizin torunlarının yaşadığı köyler.

Yemen’e gidenlerimiz Yemen’den geri dönemedikleri gibi orada yaşanan her bir isyana, ayrılığa, bölünmelere ve sıkıntılara göğüs germiş, mücadele etmiş kardeş Yemen halkıyla beraber.

Şimdi de aynı şekilde sıkıntılar devam etmekte Yemen’de. Sıkıntılar en çok da her zaman olduğu gibi sivil halkı etkilemekte. Tabi savaşın doğası gereği çocuk, kadın ve yaşlılar bu durumdan en çok etkilenen kesim durumunda. Her gün su ve gıda sıkıntısı yaşanmakta. 24 milyon ülke nüfusu bulunan Yemen’de yaklaşık olarak 20 milyon insan açlık sınırında. Yemen’in geleceği olan çocuklar kalem yerine silah tutar halde.

Taşıma su ile değirmen dönmez demiş atalarımız. Şu an başkent başta olmak üzere birçok ilde içme suyu dâhil tüketim ihtiyacı olan sular mahallelere gelen tankerlerden tedarik ediliyor. 8 milyon bebek – çocuk su ve gıda sıkıntısı çekiyor.

Buraları bırakmayın.

Yemen’de Yeryüzü Doktorları ile cerrahi ameliyatlar gerçekleştirmek üzere geçtiğimiz yıl Yemen’in Lahec eyaletindeydik. Ameliyatlar gerçekleşiyor, hastalar sırayla tedavi oluyorlardı. Ben de ameliyathaneden revirdeki hastaların yanına çıktım. Koridorda ilerlerken kolumdan beni tutup iki çift laf eden Yemenliyi hiç unutmuyorum. “Buraları bırakmayın. Gelin biz sizlerle uzun yıllar beraber yaşadık, yine eski günlerdeki gibi olalım..’’

Bu beklentiler ve temenniler varken bize Yemen’de iş çok.

Kâtip arzuhalimi yaz yâre şöyle demiş Pir Sultan Abdal. Arzuhalim kara parçası olarak uzak olan Yemeni hatırlamak ve bugünlerde yanında olmak…

Akif’in İstiklal Marşı’nı yazdıktan sonra “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” dediği gibi olayların seyrinden çıktığı şu günlerde Yemen’e asker gönderemeyebiliriz ama orada bulunan kardeş Yemen halkı için dua edip yardım edelim.

Allah bir türkü daha yazdırmasın…

yemen-refugee (1)

Vahdet Gazetesi 26.07.2015

KAHİRE’DE BİR CUMA

Kalkarsınız sabah öğleye doğru çünkü tatildir bugün ülkede. Kahvaltı yapmak için çıkarsınız bakkala. Kendinize kıyak yapmak isterseniz kaymakla başlarsınız alışverişe. Ama tabi bakkalın önce sizi süzmesi lazım, size kaymak var mı yok mu diye. Aynı -izleyenler bilir- Şener Şen’in yağ dükkânında gelen müşteriye yağ yok demesi gibi. Eğer beğenmediyse sizi günahını vermez. İşte o zaman yine ta’amiyeye talim edersiniz. Alır gelirsiniz malzemeyi yaparsınız kahvaltıyı.

Cuma için şöyle bir mescid düşünürsünüz;
Amr ibn As, Hz. Hüseyin, Ezher, Hz. Zeynep, Seyyidet-ü Nefise, Rıfai, Tolunoğu.. Aa bak unutuyorduk Kahire’nin tepesindeki Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa Cami’sini. Seçenek çok ama seçmek de kolay değil.
Tertemiz giyinmiş Müslümanlar ağırdan ağırdan doldururken mescidi, Mısır’ın meşhur kurra hafızları Kur’an tilaveti ile karşılarlar gelenleri.

İmam uzun bir hutbe verir ardından namaz başlar. Namazda imam hata yapmaya dursun, hemen müdahale gelir dört bir yanından mescidin. Alır bir uğultu mescidin içini. Tabi Kahire burası, ekseriyeti hafız insanların.

Namaz bittiği vakit kurulur sofralar Hz Hüseyin camisinde. Kim açsa oturur sofraya. Ekmeğini paylaşır Kahireli yanında tanımadığı mü’min kardeşiyle.

Hayat en güzel Cuma günü akar Kahire’de. Parkta, çarşıda, pazarda..  Ama ne olursa olsun güzeldir hayat bu ülkede.. Hele bir de öğrenciysen…

İLK HEYECAN

Hiç unutmam Kahire’ye ilk gittiğim günü. Hele beni uğurlamaya gelen babamın pasaport kontrolünden sonra gözümün önünden kaybolması ve arkasından boğazımın düğümlenmesi…Kavalalı Mehmet Ali Paşa Kalesi ve Camisi

Mısır’da Mübarek dönemiydi, Mısır Havayollarının İstanbul-Kahire seferini yapan uçakla Kahire semalarına gelince farklı bir heyecan sardı önce, kadim kültürüyle dillere destan olan Kahire’ye inecektim birazdan. Uzun soluklu yolun ilk adımıydı burası. Uçaktan inip pasaport kontrolünden geçtikten sonra gözlerim kapıda beni karşılamaya gelecek olan kişileri tedirgin vaziyette gözlemleyerek bagaj için beklemeye başladım. Her şey yabancı olduğu kadar yakın geliyordu. Yıllarca beraber yaşanmışlıklar geçti o an aklımdan, Yavuz’dan Kavalalı’ya ve sonraki dönemler… O an duyduğum tek şey Mısırlıların kulağa kaba gelen ammicesi (lehçe) ve kalbimin atışıydı. Bagajımı teslim alıp kapıya doğru yöneldiğim vakit polisin beni durdurmasına kadar her şey normal gidiyordu. Meğer Mısır’da adetmiş ayakbastı parası alınmadan geçmek mübahmış. Çok şükür bu adetten muaf bir şekilde sıyrıldım. Beni durduran polis memuru çantamı bir güzel açtı içinde ne var ne yok bir güzel kurcaladı. Neyse ki insaflı bir amirin gelmesi ve pasaportumu geri vermesiyle eşyalarımı toplayıp kapıya yönelmem bir dakika sürdü.

Havalimanından çıkıp eve gitmek için taksiye bindiğimiz vakit kendimi zaman tünelinde yolculukta buldum. Aşağı yukarı 70 modelli, camları kapanmayan, bindiğiniz zaman elbisenizi yırtar cinste koltuk ve kapı demirleri bulunan taksi aracı ve aracın bi-gam şoförü.  Arabanın bagajının küçük olması hasebiyle çantamı taksinin tavanına koydu. Adam bir eliyle araba kullanıyor, camdan çıkardığı diğer eliyle çantamı tutuyordu. İple bağla şunu dediği vakit Âdem abi, “Gerek yok ben böyle rahatım, ayrıca arabada ip yok.” diye cevap vermişti. Adamın  o hali gözümün önünden film şeridi gibi geçiyordu.